Öldürmeyen Pus

okursan-yazariz-deneme-oldurmeyen-pus
Photo by Ave Calvar Martinez on Pexels.com

Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Denizden yüksekçe bir yer. Hava gri. Ama bu tarif edebileceğim bir gri tonu, pusu ya da bulanıklık değil. Sana has bir gri biliyorum. Masanın öteki ucundasın. Yıllardır görmediğim yüzün, sesin, bakışın sana ait olduğunu adım gibi bildiğim diğer her şey de o an orada sanki. Bana kızgın değilsin neden olasın ki zaten değil mi? Her şeyin olması gerektiği şekilde yaşanmasına kim karışabilir ki.


Restoranın kenar demirlerinden denize bakıyorum. O an sanki hem karşımda hem de berrak denizin içindesin. İlk kez böyle puslu bir hava, böyle berrak mai bir deniz görüyormuş gibi şaşkınım. Şaşkınlıkla sudaki seni izliyorum. Yürüyorsun. Derinlere doğru ilerledikçe kafanın dahi suyun altına girişiyle boğulacağını sanıyorum. Umrumda dahi olmayan bir ölüme şahitliğin korkunç ürpertisi gibi. Yüzme bilip bilmediğini sorgulayan yanım o an susuyor. Şaşkınlıkla sudaki seni izlemeye devam ediyorum.

Yüzmüyorsun, boğulmuyorsun. Oraya ait bir nesne gibi davranmaya devam ediyorsun yalnızca. Suyun içinde dimdik duruyor, okyanusun daha da derinliklerine doğru bakarak telaşla bir şeyler anlatıyorsun Bir şeyleri kurtarmaya çalışıyorsun sanki. Kot pantolonun, üzerindeki kazağın ve sen. Hepiniz okyanusun dibine aitsiniz. Yine de içimdeki merhameti susturamıyorum. Tamamen durgun denizin aksine içim kaynıyor sanki. “Boğuluyorsun” diyorum. Karşımda yoksun o ara. Yalnızca bir ayna varmış gibi geliyor karşımda. Mavi gömleğim arkadan yarısını tokayla tutturduğum saçlarım. Omuzlarımda her zamanki kahverengi kızıla çalan şalım. Yansımada kendimi görüyorum. Burada olmanın yanlış bir karar olduğunu biliyorum.

Yine de karşımdaki camda yansıyan ben öyle bir ben ki karşı koyamıyorum. İnsan kendine hissetirilen duygulara karşı koyamaz da kendine nasıl karşı olabilir diye düşünüyorum, karşımdaki sen geri dönerken. Üşüyorum ama yapacak bir şey yok, omuzlarımdaki şalı yavaşça çıkarıp masaya koyuveriyorum. “Artık sana geri vermemin vakti geldi.”
En sevdiğim şalım ama artık bende kalmamalı bundan eminim. Tamamlanması gereken her mesele tamamlanmalı. Yine de içim hala buruk. Denizin aksine oldukça bulanık havadan mı yoksa içim üşüdüğü için mi böyle hissediyorum bilmiyorum. “Kalanları da teslim etmem gerekir aslında.” diyorum.


Zaten çok fazla şey bırakmış olamayacağına dair bir şeyler mırıldanıyorsun.Çok da önemsemiyorum aslında bunu. Anlaşılmanın verdiği garip tatmin anlaşılmayan meselelerin üzerine usulca örtülüyor. Basit bir şeylerden konuşuyoruz. Kimsenin önem bile vermeyeceği meseleler. Okuduğun kitaptan, çocukluğunun üzerinde bıraktığı derin hasarlardan bahsediyorsun. Her şeyin nasıl da yanlış bir örüntüde sürüklenip gittiğinden. Ya da o an seni dinlemeyip kendi kafamda uydurduğum safsatalar bunlar. Önemli değil. Hepimiz küçükken korktuk, hepimiz benzer acılar yaşadık demek istiyorum. Ama sen en özel acıların seninkiler olduğuna zaten inanıyorsun. Bunların aksini sana söylememin bir anlamı yok. Ben de aynı kitabı okuduğumdan bahsedip geçiyorum, cümlelerine karşılık.

Tanıdık bir dost sesi duymak mutlu ediyor o an. Masa kalabalıklaşıyor. Seni bilen bir sürü insan bir anda havanın tüm kederini dağıtan kahkahalarıyla etrafa ışık saçıyor ve hemen ardından kayboluyorlar. Boşluğa düşmüş, boğuluyor, yalnız hissediyorsun. Yine de inanıyorsun. Küçük bir inanç parçası – belki de kırıntısı demem daha doğru olur- için dahi olsa inanıyorsun. Bunu hissedebiliyor olmama şaşırıyorum. Bunu her daim hissedebilmiş olmam şu anın içinde gerçekleşen her şeyden daha da çok şaşırtıyor beni. Her neyse. Artık kalkmalıyım.

Kalkarken masaya bıraktığım şala dönüp tekrar bakmayı ihmal etmiyorum. Beklenmedik bir dostun ziyaretinde elimde verebileceğim başka hiçbir şey yokmuş gibi mahçup bir duyguyla bırakıyorum orada.

two people on mountain cliff
Photo by Valdemaras D. on Pexels.com

Diğer deneme yazılarımıza buradan ulaşabilirsiniz!

%d blogcu bunu beğendi: